22 Nisan 2017 Cumartesi

“HERKESLEŞME” -kitap yorumu


Herkesleşme – Tunç İlkman

Destek Yayınları

5üzerinden3

Herkesleşme kitabını kardeşimin isteği üzerine, onun için almıştım yılbaşı öncesinde. Harry Potter sonrası hafif bir şeyler okumak için kütüphaneden bunu seçmek istedim.
Ama kitabın bitişin de “hafif” kelimesini hafife almış bir kitapla yüzleşmek zorunda kaldım.

23 Ocak 2017 Pazartesi

Saat şu an 00:59. "Bunu da neden söyledin ki şimdi?" derseniz, cevabım şudur ki bu saate kadar yapabileceğim bir şeyler arıyorum.
İçimde duran, dışarıya çıkmak isteyen o hayalleri göstermek, somutlaştırmak istiyorum. Ancak gelin görün ki youtube videoları izlemekten, bloglar hakkında yazılmış yazıları okumaktan bir adım öteye gidemedim.
Kabul ediyorum her şey yavaş yavaş olur. Tamam olsun olmasına da ben, hevesi çabuk geçenlerdenim. O anki heyecanımla bir işe girişmez ve onu ertelersem, kesinlikle onu devam ettiremiyorum. Hatta nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde aylar geçtikten sonra aynı işi elime almışken buluyorum kendimi.
-Ödev konusunda, sınavlara çalışırken bile böyle. Durumun vehametini siz düşünün.

Görsel hafızamı düşünüyorum ya da sesimin tonunu. Üzerine biraz hayal gücümü serpiyorum veeee!
Dı dı dım...
Sonuç sıfır olunca yani ilk adımı atmaya çalışırken adını koyamadığım o eli-kolu bağlanmışlığım beni 0'a götürünce somutlamak istediğim şeyler koca bir kara deliğe gömülüyormuş gibi geliyor. Ama benden de bir şeyleri götürüyor.

Tam olarak nereden başlamalıyım, nasıl bir yol izlemeliyim, biraz ağırdan mı almalıyım, birilerinden yardım mı istemeliyim yoksa hepten bu sevdadan vaz mı geçmeliyim emin değilim.
Bir belirsizliktir gidiyor.
Her belirsizlik gibi bu da beni yoruyor.

Mutlu olmam gereken şeyleri kendime nasıl işkenceye çeviriyorum adlı bir ruh hali çalışmasıydı sanırım bu yazı. Başı ve sonu olmayan. Daha doğrusu nereden geldiği belirsiz isteklerin bu karmaşada grileşip kaybolması.

*Kendime Not:
Bu yazıyı yeni bir başlangıç saymayı düşünseydim belki bu bir ilk adım olabilirdi ama gel gör ki. Neyse. Yalnızlık Atölyesi'ne devam. :)

28 Aralık 2016 Çarşamba

Başlığa Yorgunluk;


İnsan bazen kendini o kadar tükenmiş hissediyor ki. Sendromdan ya da depresyondan falan değil. Gerçekten tükendiğini biliyor gibi. Tükenmeyi yaşıyor gibi.
Gündüz çok neşeyle, hevesle dağıttığı gülümsemeleri özlercesine yitiriyor gücünü kuvvetini.

Bir kıyafeti değiştirmek, bir bardak su içmek bile zor gelir oluyor.

Her şeyin bir izi vardır ya hayatımızda, o izlerin altında boğuluyor ruhu insanın.
Yazmak şöyle dursun; düşünmek bile emek ister oluyor, zor geliyor.

Umutmuş, hayalmiş... Bunları söylemiyorum bile!


Uyumak neden bu kadar seviliyor diye düşünüyorum da; sanırım yolu bu yorgunluğa şöyle de olsa bir kez uğramış her insan dinginliği uykuda arıyor gibi.
Uyurken kimseyi görmüyor, duymuyor olmak alıp götürüyor yükünü biraz. Yeni bir kapı, yeni bir kucaklayış gibi de.


Peki neden tükeniyoruz? Neden bu kadar yorgun ya da 'dayanamaz' oluyoruz/oluyor bu insanlar?

Kesin bir cevap vermek zor.
Yine de şunu söylemek gerek sanırım, bizi yine bizden olan bu çukura itiyor. Bizden gelen, bize yakın olan, bizi etkileyen, etkileyebilen.
Taşı delen bininci damla gibi değil, damlalara sabretmek zorunda kalan taş gibi.
Yani "Ne zaman bitecek?" diye beklerken bitmeyeceğini farketmek gibi.
Bitse de artık her şeyin farklı olacağı gibi.

Size "Şöyle yapın,"la başlayan cümleler kurmayacağım -itiraf etmem gerekirse kuramayacağım. Çünkü başınıza her seferinde daha sertmişçesine damlayan su tanelerini durdurana kadar hepimiz bu yorgunlukta boğula boğula yüzmeyi öğreneceğiz.

9 Eylül 2016 Cuma

#kendimenot;

İnsanlar sevildikçe çok daha iyi hissederler.
Ve sevildikçe daha çok severler.
O yüzden başkalarına sevgini gösterirken, söylerken cimri davranma. Onlara bunu hissettir!

Unutma, sevdikçe sevilir; sevildikçe güzelleşirsin. :)

30 Ağustos 2016 Salı

16 Ağustos 2016 Salı



yazmayı özledim.
yazdıkça dalmayı, derinlerde kalmayı, uçsuz bucaksız bir denize karşı çığlık atıyormuşum gibi hissetmeyi özledim.


sahi ben ne zaman vazgeçtim yazmaktan?

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Hayat Üzerine Düşümcemeler #1


Bugün uzun bir aranın sürenin ardından pazara gittiğimi farkettim. Tamam, belki pazara yolumun düştüğü (daha doğru bir ifadeyle; şöyle bir geçerken uğradığım) oluyordu. Ama bunu ne kadar "pazara gittim" diyerek tanımlayabilirim işte ondan pek emin değilim.

Çocukluğumdan beri insanları kırmaktan hep çekinmişimdir. Ne bileyim böyle yaptıkları işlerle, doğdukları yerlerle, bulundukları durumlarla onları hor görüyormuşum izlenimi vermekten hep korkmuşumdur.
Mesela bir yere gidince "ay yok beğenmedim" deyip çıkıp gidemem, gidemiyorum.
Tabi ki beğenmeyebilir, özgürce bunu söyleyip gidebilirim. Ama bazı durumlarda bunu söylemek, o insanları kırmakmış gibi geliyor bana. Çocuğu, eşi, eve götüreceği ekmeği falan düşünürken buluyırum kendimi. Bunun adına 'acımak' demiyorum. Ben kimim ki başka bir insana acıyayım? Haddim değil. Sanırım biraz bohemlik. Bilemiyorum.

Yine de böyle durumlarda hani şu 2 liralık fasulyeyi 1 liraya almaya çalışan adamın fotoğrafı var ya, o geliyor gözümün önüne.
Sırf bir markanın adını taşıdığı için yüzlerce lira ayakkabı, çanta, pantolon alırken; 50 kuruşu (belki de ona gerçekten ihtiyacı olan kişiye) vermekten çekinir hale geldiğimizi düşünüyor, muhtemelen bu durumdan içten içe utanç duyuyorum.

Demem o ki, herkesin birbirinden uzaklaştığı, insanların samimiyetinin sıfıra yaklaştığı şu modern (!) çağda her gittiğimizde aynı tezgahta olan ve aynı içtenlikle selam veren o teyzeyi kaybetmeyelim. Çünkü onun amacı bir şey satmaktan öte. Bence...